28 Mar 2011

Bugün Onları Anlatacağım!!


Bu gördüğünüz romantik çift benim ananem ve dedem :) Ortadaki -daha o zamandan tombik- bebek de ben oluyorum. Bugün onlardan bahsetmek istiyorum. Böyle mülayim durduklarına bakmayın, çok cazgırdırlar :P

- Dedem ve ananem 60 yıldır falan evliler. Düşünün bu fotoğraf bile 25 yıllık... Neyse yani 60 yıldır beraber yaşıyorlar. Yaşadıkları çoğu şeyi biliyorlar. Dedemin bir huyu vardır; bi konuda soru sorarsan sana o 60 yıllık birikimiyle cevap verir. Yani o 60 yılı neredeyse komple anlatır :P Ananemin de buna karşılık geliştirdiği bir tepkisi vardır : poffff'lamak!!  Yani şöyle olur : biz dedeme bir şey sorarız veya konu bir şekilde açılır. Dedem taaa çocukluğundan anlatmaya başlar. Ananem de bu sırada boş durma, başlar "pofffff, hofffff, üüffff" demeye :) Bir gün ben okuldan eve gelmiştim. Aynı apartmanda oturduğumuz için her gün onlara uğrardım. Girdim gene. Neyse laf lafı açtı. Dedem yine başladı anlatmaya. Ananemle biz aynı koltukta yanyana oturuyorduk. Dedem öyküyü bitirdiğinde ananeme baktım. Kendisi oturarak başladığı masal saatini, vücudu yerde, ayakları koltuğa kaldırılmış olarak tamamlamıştı. İşte bu kadar sıkılmıştı :)

- Her yıl gittiğimiz tatil beldesine yine beraber gittik. Daire kiraladık, yataklar yanyana yatıyoruz. Ananem ufak tefek olduğundan katlanan yatağı ona verdik. Gece yatmadan önce yatağını açtı ananem, hazırladı. Işıkları kapadı, yattı. Yattığı sol kolunun üstüne paldır küldür düştü. Biz hemen fırladık yataklarımızdan. Bir şeyi var mı diye bakıyoruz. Ananem sağ kolunu tutuyordu. Sonra sol kolunun üstüne düştüğünü hatırlayıp onu ovmaya başladı :) Sanırım şoktaydı. Olayın neden olduğunu anladık : Ananem yatağı tam olarak açmamıştı ve yatağın ortasına oturduğu gibi yatak geri kapanmıştı.

- Bir keresinde ananemle özel bir şeyler konuşacaktık ama dedem bir türlü odadan çıkmadığı için konuşamıyorduk. En sonunda dedem lavaboya gitti, biz de acele acele ve sessizce konuşmaya başladık. Biz konuşmaya başlar başlamaz dedem odaya dalıverdi. "Nolmuş, kimmiş?" falan diye sorular sormaya başladı. Biz de bir şey yokmuş gibi davrandık. Dedem tekrar döndü lavaboya. Biz yine sessizce konuşuyoruz. Ananem şu bombayı patlattı : koca kulakları da her şeyi duyar!!

- Yıllarca kuzenimle bana "bahçenin önünü süpürün" diye ısrar eden ananem, genellikle bize laf geçiremeyip en sonunda çkar kendi süpürürdü. Bir gün bize neden bahçenin önünü süpürmemiz için ısrar ettiğini öğrendik : Bulgaristan'da köyde, kızlar görücüler görsün kapının önünü süpürürlermiş. Böylece etraftan gelip geçenler kızın hem tipini hem çalışkanlığı görürmüş ve kısmetleri artarmış hanım kızımızın :) Yalnız ananemin unuttuğu, oturduğumuz mahallede karşımızda 1 oto tamirhanesi, 1 demir atölyesi, köşede bir kahvehane, hemen bitişiğimizde de televizyon tamircisi olduğuydu :P

- Ananem, kendisine dedemi soracağımız zaman : "kocan nerde?" " beyin napıyor?" falan diye sorarsak bildiğin köpürüyor. Çok ayıpmış koca demek, öyle diyor. Koca denir miymiş hiç koskoca adama? Biz de arada kızdırmak için kocasını soruyoruz kendisine :)

- Ananem gençken falan çoook zayıfmış. Hele bi kaç fotoğrafı var, Kibariye'nin annesinden ayırt edemezsiniz. Yıllarca hep şişmanlamaya çalışmış, çünkü o zamanlar şişmanlık makbulmüş. Geçenlerde en son İstanbul'a gittiğimde, kilolarımdan şikayet ediyorum falan... Ananem genelde sever etli butlu kadını, hep bana üzülme sen böyle de güzelsin falan der. O gün gıcıklığı mı üstündeydi bilemiyorum ama diyalog aynen şuydu :
             * Ayyy bunlar ne mariii? (sırt yağlarımı mıncıklar) Amannn evelden ep istiyeridim şişmanlamayı daa iiiikim şişmanlamamışım. İç iyi durmiyeri ya mariii...
           * Sağol anane, su serptin içime...

- Kendisi de denize girdiği halde, denize giren yaşlılara gıcık olur. Özellikle plajda şortla, mayoyla dolaşan, saçları beyazlamış yaşlı erkeklere ayrı bir uyuzluğu vardır. Onları görünce hep ayıplar, tiksinir falan :)

- Torunları içinden en çok benim evde kalmamdan korkuyordu kendisi. Sevgilim olduğunu öğrendiğinde herkesten çok sevinmişti. Evlenip 1000 km uzaktaki bir şehire yerleşeceğimi duymasın, üzülür diye bir süre sakladık. Öğrendiğindeyse tepkisi beklediğimizden çok uzaktı :
          * Eee kısmet. Gidecek tabi, naaabbaalımmm? Evde mi kalsın uşacık?
          * Annem ve benim gözlerimiz pörtledi...

- Torunları içinde de en pis, en beceriksiz benim olduğumu düşünürdü hep. Hoş çok haksız sayılmaz :P Arada telefon ederim, bulaşıkları günü gününe yıkayıp yıkamadığımı falan sorar. Nişanlandığım gece, bulaşıkları her gün yıkayacağıma dair yemin ettirmiştir kendisi bana :)))

- Ne zaman ona telefon etsem, ben alo demeden alo demez. Ben ısrarla telefonun bedava olduğunu falan söylesem de çok yazmasın deyip alel acele konuşur/konuşturur. Bir de o güle güle dediyse, senin ondan sonra bir şey söylüyor olman önemli değildir. Çat diye kapatır yüzüne telefonu :))) Sen önemli bir şey söyleyeceksen geri ararsın...

- Hayatımız boyunca erkeklerle samimi arkadaş olmamıza, onlarla oynamamıza, hatta konuşmamıza bile gıcık olan bize hep erkeklerle ilgili kötü şeyler anlatan, hanım kızların asla cilve yapmaması gerektiğini falan ima eden ananemin; yıllar sonra bir bombası patladı :) Meğer 17 yaşındayken dedemi tavlayan benim sevgili ananemmiş :) Dedem değil, ananem ona mendilini yollamış. Bunu kendisi kabul etmese de dedem aynen böyle anlatıyor.

Bugünlük yeter :) Sabahtan beri yazıyorum zaten. İki satır yazıyı toplam 4 saatte falan tamamladım. Arada durup Köfte Yağmuru'nu izledim, yemek yedim, aşkımı arayıp konuştum...  Şimdi de markete gitmem gerekiyor. Yemek yapacağım çünkü :))

Bbye... :)

22 Mar 2011

38 Beden Olma Maceram Hızla Sürüyor A Dostlar!!

Bugün neler yaptım bakalım şimdi hep beraber :) Yavaş yavaş düzene giriyorum galiba yaa :)



Saat 9:55 - 2 sb su - (kusssss :P şaka şaka daha iyiydi bugün, daha rahat içtim diyebilirim yani... )
Saat 10:15 - beklemediğim bi haberle morarıp kalakaldım.
Saat 11:00 - kendime gelip kahvaltı ettim. 1 sb su + 2 yumurtadan bi tatlı kaşığı margarinle yapılmış omlet + kızarmış 3 küçük dilim çok tahıllı ekmek (ekmeğin en sonuydu işte) + 1 bardak C vitaminli yeşil çay (bunun kokusu çok güzel, portakal portakal :)) )
Saat 12:45 - 13:45 - bana her şey yakışır izliyorum. Evet patates olmak için bu gerekli ^_^
Saat 14:30 - Sosyete pazarına gittim, bi gezdim bi eşeledim :) Bu da bi nevi spor sayılır yani... Sonra Zeytoş'u gezdirdim, koşturduk çimenlerin üstünde, saldım kızımı da tasmasından. Görmeliydiniz neşesini!!!
Saat : 16:50 - Akşam yemeklerini erken yiyorum artık. 1 sb su + 1 tabak karnabahar + 1 tabak makarna + 1 kase yağsız yoğurt + 1 kocaman kase salata... (tabak dediğime bakmayın, 4 kaşık makarna, 5 kaşık da karnabahar yedim.)

Saat 18:30 - F.annemin doğum günü münasebetiyle, onu kıramadım (!) veeeee Mc Donald's a gittik. Ama ben sadece tatlı aldım ki kendisi sadece 142 kaloriymiş bebişimmm :)) Dondurmalı apple pie aldım 1 adet :)

Şimdi bir kalori hesabı yaparsam kabaca : 927 kalori almış bulunuyorum. Üstelik bir yarım saat de yürüdüm :))) pek sevindim bak şimdi :)) Allah'ım bana yardım ettttt!!!


Saat 21:20 - 1 sb su + 1 orta törkiş kafiğğğ ile çerezosun şu yeni çıkan çikolatalı zımbırtısından yiyorum. Merak etme yaf, kalorisi düşük o zımbırtının zaten accık var içinde, yarısını da kocişe verdim ;) E Türk kahvesinin de kalorisi yokmuşş zaten ama 1 kesme şekerin hatırına 20 kalori ekleyelimmm :)))

Dolayısıyla toplam bugünlük kalorim şu oldu : 997 kalori :))) Haydi yuvarlayalım 1000 kalori aldım bugün, bence gayet normal. Ne az ne çok di miii?


Bbye... :)

21 Mar 2011

Bugün 38 Beden İçin Ne Yaptım? Vol.1

Bundan sonra uçarı - kaçarı yok, zayıflamam lazım yani...
o yüzden bi de buraya yediklerimi yazmayı deniyim dedim. Belki okuyanlardan utanırım da, azaltırım :P Bi de koca totomu kaldırıp spor yapmaya da başlamalıyım. Aslında kociş eskiden spor manyağıymış, omuzları falan kaslı geniş böyle, bacakları da çok fit. Ama sporu bıraktı, göbeği de yaptı yani. Ona diyorum, sen bana lider ol, yardım et diye... Bakalım, beni spora alıştırıp zayıflatana kadar ben de onun başının etini yiyecem sanırım ehueheh :)
Neyse konumuza dönecek olursak, bugün neler yediğimi yazayım. Yedikçe güncellerim artık :)



Saat 9:30 - 2 sb oda sıcaklığında su - içerken kusacaktım, su içmeyi unutmuşum içmeye içmeye
Saat 9:35 - 10:50 - Sahilde tempolu yürüyüş - tempo benim tempom yalnız :P
Saat 11:15 - 4 dilim çok tahıllı ekmekten yapılmış, az yağlı, kaşarlı tost - 2 adet (kuş kadardı dilimler valla bak) + 1 kupa bardak şekersiz, tarçınlı ıhlamur + 1 sb su
Saat 12:30 - iki tane çikolata kaplı rondo bisküvi - dolapta vardı, lanet olsun adamım
Saat 14:00 - cardio dance diye bir cd'den 45 dk dans etmeye çalıştım.
Saat 14:45 - 1sb su - yemin ediyorum en iğrendiğim kısım bi sürü su içmeye çalışmak oldu, sudan tiksindim höffff!!!

Yedikçe devamını yazacağım tamam mı günlükçüüüğüüümmm :) Sen de bana kız, "yeme!" de tamam mı?


Saat 16:30 - 1 sb su + 3 kaşık karnabahar yemeği (tahta kaşıkla koydum) + 3 kaşık biberli makarna (tahta kaşıkla işte) + kocaman bi kase salataa!!! + 2 tane şu ülkerin un kurabiyesinden yedim. Niye almışız bunları eve be!! Almıcam bi daha huffff :((

Üstüne koşa koşa gidip dişlerimi fırçaladım, böylece beynim de akşam yemeği olayının bittiğini anlasın :P

Artık yemek faslı bitti bu akşamlık. Törkiş kafi içmeyi düşünüyorum akşam da hayatımın aşkıyla karşılıklı, çünkü dün hiç iyi bakamadı falıma :) Bu akşam yapışıcam yakasına :P  Onun yanında da bi tane rondo götürürm heralde, boş gitmiyo meret eheueheu

Bbye... :)

Bu Postum Mia'cığıma...

Tatlım, bundan 12 yıl önce babam yağmurlu bir gecede valizini alıp evi terketti. ne garip değil mi? Bir açıklama bile yapmadan, biri 15 yaşında diğeri birkaç aylık 2 kızına veda bile etmeden gitti... Sonrasında ise annem deli gibi aşık olduğu adamın kendisine dönmesini 4 yıl boyunca bekledi. Ama dönen olmadı.

Biz kardeşimle önce haftada birkaç gün, sonra haftada bir, sonra ayda bir görürken, en sonunda da hiç görüşmemeye başladık babamızla. Halamın evine gidip, bütün gün bekleyip kaç kez babamızı göremeden eve döndük bir bilsen... Sonra aradan 2 yıl geçmişti ki babam geldi, öss'ye 2 ay kala dershanede buldu beni. İçkiliydi. Berbat görünüyordu. O çakı gibi asker adam gitmiş yerine bir zavallı gelmişti. Arabasını, parasını, en kötüsü de prestijini kaybetmiş, bitmiş bir adam duruyordu karşımda. Önce tanıyamadım bile... Aldı beni, Mc Donald's'a götürdü. Orada oturduğumuz bir kaç saat boyunca, benin ne yaptığımdan daha çok onun ne yaptığından konuştuk. İflas etmişti, eve geri dönmek istiyordu. Beni 2 yıl arayıp sormayışını unutmuş olmalı ki, annemle onları barıştırmamı beklediğinden bahsetti. Ben de kabul etmedim. Anlayışla karşıladı. 2 gün sonra, akşam beni evden aldı. Kumkapı'ya balık yemeye götürdü. Orada oldukça fazla içtiği rakının da etkisiyle beni yerin dibine soktu. Kızdı, bağırdı... Benim aklım yokmuş gibi bana bunları kimin öğrettiğini falan sordu. O zaman 17 yaşındaydım ve herşeyi gözüm görüyor, kulağım duyuyordu. Beni ağlamaktan şişmiş kıpkırmızı gözlerle eve bıraktığı o geceden sonra babamı bir daha görmedim. Düğünüme bile gelmedi.

Bunları neden anlattım? Önemli olan onların arasında yaşadıkları değil aslında, önemli olan babanla senin kurduğun ilişki. O kocalık görevini yapamamış olabilir - ya da annen hanımlık görevini - bu seni ilgilendirmemeli... Babalık görevini yaptığı, sizlere sahip çıktığı sürece bunların hiçbir önemi yok... Bağınızı koparmayın. Bırak o da kendi hayatını yaşasın, ama evlatlarını ve bir baba olduğunu unutmadan...

Öptüm canım.

Bbye... :(

20 Mar 2011

Oh May Gudnıs!!!



Gerçekten tam bir patates-ev kadını olma
yolunda emin adımlarla ilerliyorum. Bütün gün yaptığım rutinimi paylaşatım, öyle karar verelim :
- En erken 11:30 gibi uyanırım.
- En erken 12:00 gibi yataktan çıkarım.
- Elimi yüzümü nütricina jelimle yıkar, niveya gündüz bakım kremimi sürünürüm.
- Kahvaltı olarak genelde 3-4 domates, 1 kayısı kıvamında haşlanmış yımbırta, 2 dilim ekmek ve bir bardak şekersiz bitki çayı hazırlarım.
- Sonra bir haftaiçi klasiğim olan ve birbirinden uyuz 5 kadının yarıştığı "Bana Herşey Yakışır" izliyorum.
- Ondan sonra mutfak işini hallediyorum keyfim yerindeyse. Hatta yemek bile yapıyorum lan mutluysam, valla bak :)
- Sonra azgın dedelerin, cadoloz ninelerin evlenmeye çalıştığı izdivaç programlarını izliyorum. Favorim Ganime.
- Böyle böyle derken akşam oluyo zaten. Evimin direği geliyor eve... Sonra sıkılmak bitiyor :)

Bu arada yapmam gerektiği halde koca totomu kaldırıp yapmadıklarım da var tabi.

- Zavallı kızım Zeytin'i düzenli olarak gezdirmiyorum. Üstelik evim deniz kenarında. Hayvancık balkondan bakıyor hep sokağa. Bu arada küçük balkon da tam bir mayın tarlasına dönüşüyor tabi... Çok kötü bir sahibim, çoookkk... Özür dilerim canım kızım :(
- Kalkıp bi spor yapmıyorum. Evde bisiklet, pilates topu, mat, pilates yayı, bi dünya spor cd'si var halbuki... Tembelim çok. Bi de apartman boşşşş, istediğim kadar gürültü yapabilirim. Hepsini geçtim, len çık bi sahilde yürü, koş di mi? Yok.
- Cilt bakımı için eve ne gerekiyorsa aldığım halde düzenli olarak kullanmıyorum. Doğal olarak bi boka yaramıyolar tabi...
- Gün içinde çok daha farklı şeyler yapabilecekken aynı koltuğun aynı köşesinde bütün gün PC ve TV karşısında oturuyorum, sonra gece uyumak istlyor diye gece lambasını açıp kitap okumamı istemeyn sevgilime kızıyorum.
- Köpeğime gereken eğitimi vermiyorum.

Bunun gibi bi şeyler işte... Bu da bir yüzleşme yazısı oldu. Çok da güzel oldu bence :)

Bbye... :)

Yazarın notu : Bu telefonumdan yolladığım ilk post. Yasak gerçekten kalkmış bloggerdan. Bi de kocamın aklına girdim az sonra -ilk defa- bana kahve falı bakacak -*-

17 Mar 2011

Film Gecesi Vol.2



Bu gece bebeğim, sevdiğim, erim, yiğidimle yine bir film gecesi yaptık. Bu kez evde izledik filmimizi. Seçtiğimiz film, gösterimde olduğu dönem çok isteyip de gidemediğim bir film olan Turist (The Tourist) oldu. Gerçekten eğlenceli bir filmdi. Angelina hanımın giydiği elbiseleri, taktığı takıları orta yerimden çatlayarak izlediysem de keyif aldım sonuçta :P Beklenmedik bir şekilde sonlansa da filmimiz, beni yine şaşırtamadı. Çünkü filmin ilk 15 dakikasında sonunu tahmin ettim :))) Ahh lanet olsun, sezgilerim çok iyi hehehe 

Herneyse, sevdiceğinizle, anneniz - babanızla, çoluk çocuk izleyebileceğiniz bir film. IMDB puanı bana düşük geldi aslında (5,9/10) ben olsam bi 8 verirdim... Onca para harcamışlar Angelina'nın giyimine kuşamına, bunun hatırına bile verilir o puan, elime mi yapışır ayol?? 

Bbye... :)

Kociş Vol.1

Şu her postumda bahsettiğim meşhuuurr kocişimi anlatayım istedim biraz da :) Dünyanın en şeker kocişidir benimki ve bu memlekette karısının kaprisini bu kadar çeken ve karısına bu kadar kapris yapan (!) ikinci bi adam olduğunu sanmıyorum :)))





Bugün biraz onun başına gelen acayipliklerden bahsetmek istiyorum size :

- Kocişimle tanıştıktan sonra 2-3 ay sadece telefon aracılığıyla görüşebildik. Çünkü ayrışehirlerdeydik. Ben üniversite öğrencisi olduğumdan mesaj bedavaydı ve biz de bol bol mesajlaşıyorduk. En sonunda buluşmaya karar verdik ve o kalkıp benim için İstanbul'a geldi. (14 saat araba sürerek) Neyse o gün, Cevahir AVM'de buluştuk, ordan Ortaköy'e geçtik.Boğaz turuna katıldık. Ama henüz çıkıyor muyuz çıkmıyor muyuz belli değil :) Vapurdaninince Sarıyer sahili görmek istedi benim bitanem. Biz bindik arabaya, gidiyoruz. Böylesalakça bi gerginlik var, belirsizlik yüzünden sanırım. Bari dedim, ben belli edeyim beğendiğimi, olumlu olduğumu falan... "Pazartesi arkadaşlarımla buluşalım mı?" diye sordum. Kocişim anlamadı "sana bağlı" dedi. Ben tekrarladım, "yani buluşalım bence" dedim. Bu yine anlamadı, kafa nasıl dağınıksa artık ahahahah. Hala"sana bağlı" deyip duruyor bozuk plak gibi :)))) En sonunda sinirlerim tepeme fırladı. Döndüm buna "çıkalım diyorum, anlamayacaksanmesaj çekiyim" dedim. O an jeton düştü :)) Sarıyer'e gelir gelmez de karşıdan karşıya geçirme bahanesiyle belime sarıldı köfte hahahah

- Hani dedim ya ilk gün boğaz turuna katıldık diye. Hah işte o vapurda, bu arkadaş binmeden önce cappy almıştı, teneke kutulardan. Ben en kenarda oturuyordum, çöp tenekesi benimyanımdaydı, diğer yanımda da aşkitom oturuyordu. Neyse yolculuk boyunca çok sıkıntılıydı. Garip garip hareketler yapıyordu. Cappy'yi içti, yan tarafına koydu. Ben de ver çöpe atayım kutuyu dedim. Bu paldır küldür bi aldı kutuyu, üzerine meyve suyu döküldü :))) Meğer tamamını içmemiş ve heyecandan unutmuş :))) Neyse ki üzerinde kot vardı ve hava çok sıcaktı. Leke kalmadan kurudu biz inene kadar... Bi de yol boyunca tam benim arkamdageminin direklerinden biri vardı. Kocişim sürekli o direğe sarılıp üfleyip püflüyordu. Daha sonraları bunu sorduğumda : "o gün seni görünce, bu kız beni beğenmez. Ben akşam döneyim eve, gibi planlar yapıyordum." dedi. Yirim :))

- Sevgilimle bir gün Cevahir AVM'de sinemaya gitmiştik. Film de şuydu hatta :) Filmden çıktık. Benim aşkım da Burhan Altıntop çantasıyla gezerdi o zamanlar :))) Yürüyen merdivenlerde aşağı iniyorduk ki, nasıl başardıysa, iki merdivenin arasındaki o boşluğa çantasını düşürdü. Çantanın içinde cüzdan, kredi kartları, ehliyet, arabanın anahtarları, herşey var yani... Bir telaş yaptı bizimki. Başladı yürüyen merdivende geriye doğru koşarak tırmanmaya. Merdiven de nasıl dolu, nasıl kalabalık. Herkes filmden çıkmış sonuçta. Benimki bi yandan da bağrınıyo çantaamm çantaamm diye :) Beni falan unuttu. Sonra ulaştı çantaya, aldı. Nasıl mutlu böyle :) Arkamda iki tane amca vardı. "Seninki çok mutlu bak" diye benle dalga geçmişlerdi hatta...

- Yine başka bir gün Cevahir AVM'de sevgilim çok erken geldiği için kahvaltı ediyoruz. Amabiz açmışız resmen Cevahir'i. Çok az insan var yani. Benim sevgilim eskiden öyle her normal insanın ettiği gibi kahvaltı etmezdi. Kebap, lahmacun falan yerdi. Dolayısıyla biz deHacıoğlu'nda oturmaya karar verdik. Benimki gitti, lahmacunlarını aldı, gelip masaya oturacakken bi baktım; o 1,85 adam havada takla atıyor hahahaha nasıl başardıysa düz yolda düştü, elindeki tepsiyi ise canı pahasına korumuştu Lahmacunlar yerinden bile oynamamıştı. Hacıoğlu çalışanları da, sevgilimin sayesinde güne gülerek başladı.

- Düğün günümüzde, F.annem de bele aynı kuaföre gelecek. Malum onlar İstanbullu değil vebildikleri başka bir yer yok. Şehir dışından çok gelen olduğundan ve o akşam arabamızla balayı için yola çıkacağımızdan, düğünümüz gündüz oldu. Sabah erkenden F.annemi getirecek aşkitom ve biz kuaföre gideceğiz. O gün de bu Ahmedi Necat denen adamınİstanbul'a gelip bir de gezeceği tutmuş. Bütün anayollar gibi Vatan Caddesini de kapamışlarve benim sevgilim o yolu biliyor bir tek bize gelmek için. Sabahın 8inde telefonum çalıyor. Ağlamaklı bir ses bana "aşkıığmmm yolları kapamış bunlar. Ben napıcam, yolu bulamıyorum" diyor :) Bir yandan da erkek kardeşiyle atışıyolar "şuraya dön, buraya dön bilmem ne"diye :))) Ben sustum bunların kavgasını dinliyorum telefondan. Ama bi yandan da çaktırmadan gülüyorum. Belli edersem ben de alıcam çünkü nasibimi. Neyse o gün nasıl oldu bilmiyorumama tam vaktinde bize gelmeyi başardılar ve gördüğünüz gibi evliyiz :P Ahmedi Necad engel olamadı saadetimize :P

- Aynı gün düğündeyiz. Daha çıkmamışız. Gelin odasında bekliyoruz. Kardeşim ve yeğenim habire gelip gelip minibardaki bedava meyve sularını götürüyorlar. Biz de bekliyoruz. Arkadaşlarım gelmiş, konuşuyoruz. Gizlice foto çekiliyoruz, çünkü orduevine foto makinesi sokmak yasak :) Neyse sonra odayı boşalttılar. Bizim sıramız geldi. Nikahı da salonda kıydıracağız,masamız hazırlanmış. Benim sandalyeme eşşek kadar duvak yapmışlar. Onun sandalyesi sade. Benim sevgilim, o heyecanla bunu görmüyor ve benim önümden geçip gidipbenim sandalyeme oturuyor :))) Askerler "komutanım orası size değil" falan diyor ama aşkitom öyle heyecanlı ki bir kaç tekrardan sonra farkediyor :) Ama hiç bozulmuyor, hiç triplere girmiyor... Gayet hoş bir şekilde kahkahalar atıyoruz karşılıklı. Herkes yerine geçiyorsonra :))) O günü daha sonradan anlatan annemin yorumu : "hiç salak gibi durmuyordunuz. Aksine çok tatlıydınız" oluyor.

- Yeni evliyiz. Eşimin kardeşi evimize ilk defa gelmiş. Biraz oturup, dışarı çıkmaya kararveriyoruz. Evin o zamanki popüler konusu mutfak lavabosunda el yıkamanın yasak oluşu. Sürekli eşimi uyarmak zorunda kalıyorum ben. Neyse sokak kapısı mutfakla karşı karşıya.Tam çıkarken eşimi görüyorum, mutfak lavabosunda elini yıkıyor. Bağırıyorum birden "aşkıaaağğmmm, nağpıyosuuuaannn??" Telaşa kapılan eşim, eline geçirdiği ilk su bardağını çalkalamaya başlıyor. "Bardak pis kalmasın dedim aşkım" diyor :))))

- Son olarak da Zeytin'i nasıl aldığımızı anlatmak istiyorum. Evliliğimizin ilk 2 yılı boyunca eşim hep köpek istedi. Böyle başımın etini yedi bildiğin. Daha önce benim köpeğim olmuştu ama onun hiç hayvan beslemesine izin vermemişti babası. Dolayısıyla ikimizin de hevesi vardı.Ama ben zorluklarını bildiğimden pek istemiyordum, köpek sevmediğimden değil yani...Neyse sonunda benim de canıma tak etti ve beraber almaya karar verdik. Neyse gezdik dolaştık, bi petshopta bu minicik terrieri gördüm. Avcum kadar kapkara bir dişiydi :) Aldık,veterinere götürdük. Her şeyini yaptırdık. Eve geldik. Veteriner ayrı odada uyusun dedi diye, biz küçücük köpeği aldık kapadık bi odaya. Alalh'ım sabaha kadar ağladı. Benim içim parçalandı böyle onu duydukça. Eşim de gürültüden sinir küpü oldu, hiç uyuyamadık. Sabaha karşı ben gittim Zeytin'in olduğu odada uyudum. Anca öyle uyuyabildik biraz. Ertesi sabah sevgilim gözünü açar açmaz ilk şunları söyledi : "aşkım bunu geri verelim" Tabi ki kabul etmedim.


Şimdilik bu kadar...


Bbye... :)

16 Mar 2011

Dosdoğru Ol!!





Ne söyleyeceksen direk söyle bebeyimm :)

14 Mar 2011

Film Gecesi Vol.1

Dün gece Ya Sonra'yı izlemeye gittik kocişimle. Genel anlamda ortanın üstü buldum filmi, beğendim :) Filmin başlarında Özcan Deniz'in "aşk, aşk, aşk" diye girmesi oldukça kötüydü. Amerikan aşk filmi havası verilmeye çalışmış sanırım ama bence özentilikten öteye geçememiş. Keşke olmasaydı yani... Bir de Deniz Çakır'ı böyle iyi, temiz kalpli, masum bir rolde görmeye alışık olmadığımızdan garip kaçtı :) Kolay mı, son 6 yıldır Ferhunde; ondan önce de Alev idi kendisi :) Kadrolu kötü kadın yani... Bunun dışında bir de kakalı sahne çok gereksiz olmuştu, komik bile bulmadım açıkçası.


Ama dedim ya, genel anlamda film çok güzeldi. Özellikle benzer bir ilişki içince olan biz, kendimizle ucundan kenarından özleştirdik tipleri ve davranışlarını diyebilirim. (Allah kaderimizi benzetmesin:P ) Tabi onların da köpişinin olmasının bunda payı büyük.

Filmden bağımsız olarak şikayet edeceğim bir diğer konu da; film öncesi yayınlanan reklamlar. Sayın cinebonus, bir kere sırf garanti bankası/bonus reklamı izlemekten, o kartı alacağım varsa da almamaya karar verdim, haberiniz olsun. 20dk reklam mı gösterilir ayrıca? İçimiz bayıldı yani. Reklamlardan sinemada da kurtuluş yok yani, öyle mi? Madem izlemek zorundayız, ya süresini kısaltın ya da daha eğlenceli ve çeşitli reklamlar gösterin bi zahmet!!

Bak Ne Zamandır Bunu Arıyordum!!

Koyu ojeleri, özellikle her ton kırmızıyı çok seviyorum. Çok da kullanırım günlük hayatta... Ama bu ojeleri çıkarmak tam bir kabusa dönüşüyor. Ne zamandır aradığım çözümü uzman tv'de buldum yafrularım!!! Alın siz de faydalanın!!!

Koyu Renk Oje Nasıl Çıkarılır?

Bbye... :)

13 Mar 2011

Bekleme Yapma, Devam Et!



Bugün Pazar. Küçüklüğümden beri, Pazar günüyle ilgili değişen tek şey ondan nefret etme sebeplerim oldu. Yarın iş/okul falan olduğu için değil nefretim bu kez, bambaşka bir şey. Kocamın bir Pazar günü klasiği haline getirdiği şu dizi : ARKA SIRADAKİLER!! Bu dizi beni, zaten aramızın limoni olduğu Pazar gününden iyice soğuttu sağolsun. Her Pazar saat 19:30dan 23:00 civarına kadar sürmesi de ayrı dert... Bu nedenle yayından kalksın istediğim birkaç diziyi irdelemeye karar verdim bu yazımda :)

1- Arka Sıradakiler : Top10 listemizin birinci sırasını kimselere kaptırmadı bu dizi. Bu dizi başladığında bile liseli gibi gözükmeyen tiplerin inatla önce liseye sonra üniversiteye sokuşturulmasının yanı sıra, felakete uğrama konusunda Yaprak Dökümü'ndeki Tekin ailesini bile sollayacak şeyler yaşadılar. Hayır, ne dokuz canlı insanlarmış. Hepiniz tek tek ölseniz de bi bitseniz, bi gitseniz artık!!! Cidden tiplerinden bunalım geldi artık. Her bölüm Oktağğğğyyy diye ağlayan, yüzü bi 10sn gülmeyen Gamze'nin ilerde ciddi estetik ve psikolojik sorunları olacağını düşünüyorum bu yüzden. Gülmeyi unuttu kız. Gerçek hayatında çok gülüyordur da açığı kapatıyordur umarım. Dizide en gıcık olduğum tip ise İbo karakteri. Hani bazı insanları gördüğünüzde içinizden onları dövmek gelir, onların bi şey yapmasına gerek yok yani. İçinizden yükselir bu tokatlama arzusu. Hah, ona karşı hissettiklerim tam olarak bunlar. Bi de sevgilisi olmayan, tabiri caizse "available" kızlardan asla hoşlanmayan, nerde başı bağlı bi dişi varsa ona yanıp tutuşan sonradan görme Saffet karakteri var ki, evlere şenlik... Tam bir apaçi dizisi olan Arka Sıradakiler'in yayın hayatına nokta koyup, bir an önce hayatımdan defolup gitmesini umuyorum. Kurtuluşumun tek yolu bu, çünkü kocam sürekli izliyor bunu.

2- Arka Sokaklar : İşte bir saçma sapan, sakız gibi sündürülmüş dizi daha. Her Pazartesi yayınlandığı yetmiyormuş gibi, hafta içi her akşamüstü bir de tekrarlarını veriyorlar. İsminde "arka" olan diziden hayır gelmediğinin ikinci kanıtı işte sayın yapımcı milleti... Her hafta benzer senaryolar, benzer espriler, benzer absürtlükler artık içimizi baydı. Bir de bu polisler ölümsüz falan olmalı. O kadar vuruluyorlar, yaralanıyorlar, komalara girip girip çıkıyorlar, hatta dövülüp denize atılıyor, diri diri gömülüyorlar falan; ama ölmüyorlar(!)  Ama yeter artık, lütfen bitsin artık.


3 - Akasya Durağı : Şu diziyi kim izliyor, gerçekten merak ediyorum. Melek Baykal varken gayet seviyeli, hoş bir diziydi. Ama iyice saçmaladılar artık. Bu da haftanın 6 günü yayınlanan dizilerden biri maalesef. Üstelik uykudan yeni kalktığımda karşılaşıyorum kendileriyle ve şok olarak kendime geliyorum. Ciddiyim kafein etkisi yapıyor. Bu kadar iyi oyuncuları, bu kadar zevzek göstermenin nedenini de zaten anlamıyorum...

4 - Kurtlar Vadisi : Türkiye'nin her kanalında yayınlandı ve şu anda hala yayınlandığı bir kanal var. Hangisi olduğunu bile bilmiyorum. Ama ilk günden beri nefret ettiğim bir tarza, diziye kendini kaptırıp kendinden geçen izleyici kitlesine sahip bir dizi. Takipçilerinin de dizideki karakterler gibi yapmadığı saçmalık kalmadı. Bu diziyi izleyen insanlarda küçük dağları ben yarattım tripleri gelişiyor nedense. Bilinçaltına nasıl mesajlar yolluyorlarsa artık tv aracılığıyla... Bir an önce bitsin lütfen!!!

5 - İbret Dizileri : Stv ve Kanal 7'de başlayıp virüs gibi tüm tv dünyasına yayıldı bu saçmalıklar. Bazen kendileriyle bile çeliştiğini düşünüyorum yaptıkları şeyin. Bi de geyik hep aynı : mutaassıplar, sessizler hep eziliyor, hep haklılar; şen şakrak, dekolteli, rahat yaşam tarzı insanlar hep suçlu hep rezil... Sonunda da hep günün gören taraf oluyorlar... Baydı artık, öf!! Bu dizileri yapanlar önce kendileri ibret almayı öğrenmeli. Bir de ara sıra gerçekten iyi oyuncuları görüyorum ya, şok oluyorum... Ne işleri var orda diye düşünüyorum. Bi an önce bit lütfennn!!!

Şimdilik aklıma gelen berbat diziler bunlar... Eklemek isteyen varsa gerekçeleriyle bana yazabilir, ben de bu posta eklerim :))

Bbye... :)

Aklıma Bunları Yazmak Geldi


Valla son iki günüm bloguma yazı yazacağım anı bekleyerek geçti. Bugün öğleden sonra fırsatını buldum fakat bu kez de kafamdaki bir çok düşünceyi nasıl bir araya getireceğimi planlayamadım. Gittim banyo yaptım, manikür - pedikür yaptım, ojelendim, yemek yedim, ama bir satır yazmadım. En sonunda da bu hafta yaşadıklarımla başlamaya karar verdim.

Bu hafta; normal bi insan için normal hatta sakin, benim içinse acayip yoğun geçti diyebilirim. Her şey Çarşamba günü sevgili kocişimin beni alışveriş için dışarı çıkarmasıyla başladı. Evde ye, iç, yat, kalk modunda yaşamaktan bir fil yavrusu haline geldiğim için, tekstil alışverişi yapmayacağımı söyleyince, ona bişeyler bakmaya karar verdik. Ama ben o kadar gıcık bir günümdeydim ki; yaklaşık 15-20 tane pantolon denettiğim halde, hiçbirini aldırtmadım adama :) Onu da bunalıma sürüklemiş bile olabilirim - nihohuahaoaha - Herneyse işte, sonra ben kendimi Watsons mağazasına atıp ufak tefek ihtiyaçlarımı aldım falan... Sonra kayınvalidem eşimi aradı ve eşimin dayısının çalıştığı firmanın kimya mühendisi aradığını, Cuma günü görüşme için çağırıldığımı söyledi. Ben önce pek bi sallamadım. Daha önce baya bi iş teklifi aldığımdan falan değil, bir beklenti yaratmamayı öğrendiğim içinn ;)

Akşam eve geldik. İlk defa eşim benden daha fazla heyecan yaptı benim gideceğim görüşme için :) Allah'ım internetten firmanın sitesine girmeler, ürün gruplarına bakmalar, ihracat yaptığı ülkelere bakmalar... Aklımı çeldi köfte! Bi baktım baya iyi bir firma. Türkiye'de adı pek duyulmamış ama Belarus'a bile fabrika açmış adamlar. Ayrıca dünyanın bir çok ülkesine de satış yapıyorlar. Aldı mı beni bir heyecan???? Ne zamandır iş görüşmesi de yapmıyorum doğru dürüst...

Ertesi gün öğleden sonraydı randevum. Sabahtan kalktım, uzun zaman sonra ilk defa 9:00da kahvaltı yaptım. Saçlarımı düzleştirdim. Makyajımı yaptım. Giyindim falan filan... Özgeçmişlerimi de aldım. Bindik arabaya çıktık yola.

Biz firmayı buraya yakın sanıyoruz ama nah yakın :S Kendi arabamızla bile, yol 45 dk sürdü. Yolda nasıl çişim geldi. Hayır, hiç huyum da değildir. Evden çıkmadan yaparım ve bi daha gelmez yani. Resmen heyecandan oldu. Çatlayacam böyle. Neyse, geldik fabrikanın önüne ama yanlış girmişiz. İyi ki de yanlış girmişiz. Buranın meşhur bir restaurantının otoparkına girmişiz. Yol sorduk ve lavaboyu kullanma izni istedik. Onlar da kabul ettiler sağ olsunlar. Yalnız tuvaletlerinden 2 tanesi bozuktu, sağlam olan tek tuvaleti kullandım ben de. İçerisi de beklediğim kadar temiz değildi... Banane ya.

Sonra fabrikaya geçtik. Ben arabadan bi indim, böyle gözümde güneş gözlüklerim, ayağımda siyah ruganlı oxfordlarım, ince topuklu... Bende hava 5bin. Aman sabahlar olmasııınnn!! Sonra güvenlik görevlisi dayımızı aradı, bizi odasına yönlendirdiler. Hayatımda ilk defa da dayı torpiliyle iş görüşmesine gitmiş oldum böylece.

Firmada gayet iyi karşılandık, özgeçmiş getirmiş olmama rağmen iş başvuru formu doldurttular. Sonra mülakata girdim. İngilizce mülakat yaptık ve iyi bir intiba bıraktığımı düşünüyorum açıkçası. Daha sonra dayımızın arkadaşı olan ve beni mülakata çağıran İK müdürünün odasına geri döndük. O da benim yanımda, benimle mülakatı yapan personele beni sordu. Kız da Allah var iyi şeyler söyledi hakkımda. Sonra kız gitti, biz eşim, ben ve müdür başbaşa kaldık. Çaylar geldi. Adam dayımızın çooook eski arkadaşıymış. O yüzden bizimle de gayet samimi konuştu. KPSS'ye girdiğimi zaten biliyormuş, bir de puanımı öğrenince taktı, kaldı. Sen atanırsın, özelde napıcaksın, devlete gir, rahat edersin... Yahu bunları ben de biliyorum ama kadro açmıyorlar ki :) Neyse işte görüşmenin geri kalan kısmı KPSS muhabbetiyle ve benim kesin atanacağımla ilgili konuşmakla geçti... Dolayısıyla bendeki umut kırıntıları falan da bitti, gitti :) Hafta içi bir kere daha çağıracaklarmış, bölüm müdürü de benimle görüşecekmiş. Ama alacaklarından değil bence, dayımın hatırı için işte... O adam bana 2 tane mesleki bişi soracak ve ben bomboş geçen 3 yıldan sonra bi bok hatırlamadığım için cevaplayamayacağım... Bu yüzden işe almadık falan diyecekler muhtemelen... Aman boşver.

Bi de ne dicem... Hani dedim ya fabrikaya girerken bende hava bilmem kaç milyondu diye... Çıkarken o havamdan eser yoktu. Ve yine acayip çişim gelmişti...

Bbye...


Yazarın Notu : Arabayla eve dönerken, evde olup, koltuğumun aynı köşesinde oturarak televizyonumu izlemeyi istedim deli gibi. Benim ne işim var yaa buralarda diye düşündüm. Evet, böyle de bi gerizekalıyım işte... Yok, yok şaşırmayın Allah'ınızı severseniz.

7 Mar 2011

Çoban Yıldızı...

Teoman'ın güzel kliplerinden biri daha... Gözleri dolduran cinsinden...

  

Bu da Fransızca versiyonuymuş... Hangisi önce çıktı bilmiyorum, ama ikisi de pek güzel.


6 Mar 2011

Ne Yaptıysak Geçiremedik Doktor...


Üstümde nasıl bir bezginlik, nasıl bir tembellik var anlatamam. Dün gece saat 04:00te yattık, malum biraz da içmiştik. Sabah 12:00de uyandık. Öyle bi asabiyet vardı ki üstümde, bu sinirlilik durumu ancak kocişime sigara böreği kızarttığımda geçti :P Sonra her boş insanın yaptığı gibi, internette dolaşmaya başladım. Saat bu sırada 15:00 civarıydı. Sonra sevdiğim blogları okurken birden gözlerim kayıverdi, ekran karardı... Gözümü bir açtm saat olmuş 21:00... Uyudum mu, bayıldım mı, sızdım mı anlamadım.


Neyse tekrar uyandığımda kocişim bir pazar klasiği olan boktan "Arka Sıradakiler" dizisini izliyordu. Bu diziden öyle nefret ediyorum ki; uyanır uyanmaz onun sesini duymaktan mı artık bilmiyorum, yine üzerimde büyük bir sinir var... Elim ayağım titriyor böyle. Nefesim kesiliyor. Çok sıkıntılıyım, çok... Yüzüm yanıyor. Nazar değmiş olabilir mi diye sordu bir arkadaşım da, yavrucum ben köşe bitkisi gibi sabahtan akşama, aynı kanepenin aynı tarafında oturan bir insanım. Bana nazar değme ihtimali bir pirenin dinazor doğurması ihtimali kadar... Dolayısıyla bu şıkkı eledim kafadan...

Bana noluyor bilmiyorum aslında. Bir tembellik, bir miskinlik... İnsanlıktan çıktım resmen. Hayır biliyorum, kocamı da üzüyorum böyle yaparak. Ama elimden de hiçbir şey gelmiyor. Yani gelir tabi - gencim, sağlıklıyım, kafam da çalışıyor Allah'a şükür - ama içimden gelmiyor. Böyle köşe minderi gibiyim. Nasıl üşeniyorum herşeye. Bir yemek yapacağım mesela, Allah'ım o yemeği yapmaya başlamaya saat 13:00de karar veriyorsam, yemeğe başlamam saat 17:00'yi buluyor, yeminle. Bu halimden de nefret ediyorum dolayısıyla. Çünkü çok işe yaramaz hissediyorum kendimi.

Bi de şu hallerim var ki, bunlar tam bi salak gibi para saçtığım durumlar. Malum, bütün gün internetteyim. Gözlerim falan bozulacak artık, kesin. Neyse işte. İnternette bir sürü yeni sayfa keşfediyorum. Blog okumayı da çok seviyorum. Roman gibiler, ama daha canayakınlar :) Onları yazanlarla birebir muhattap olabiliyorsun çünkü. Bu bloglarda gezerken, bir bakıyorum makyaj tavsiyeleri, tüyoları falan var. Hemen gidip bir sürü makyaj fırçası, kozmetik, oje vs alıyorum. Eve geliyorum. Böyle birkaç prova yapıyorum, yaptıklarını yapabiliyor muyum diye deniyorum falan... sonra DANKKK!!! Lan salak, evden bir yere mi çıkıyorsun ki makyaj malzemesine ihtiyacın olsun? diyorum kendime. Anında sıkılıyorum tabi aldıklarımdan. Tuvalet masamın bir köşesine atılıveriyorlar. Sonra cilt bakımı siteleri görüyorum. Domuz gibi yediğimden, yiyip yiyip şeeetmediğimden acaip kilo aldım, cildim de buna bağlı olarak bozuldu tabi... Bakıyorum, aklıma yatan bir iki öneri oluyor güvendiğim bloglarda. Hemen gidip alıyorum. Bir-iki yapıyorum.. Hoooop yine aynı kısırdöngü : Neden yapıyorum bunu? diyoruum.

Mesela şu sıralar yaratıcı pembe melek Hesionka okuyorum. Fimodan yaptığı cicileri gördükçe, ben de yapmak istiyorum. Ama biliyorum. Yine bir sürü para saçacağım, sonra evin bir köşesine atılacaklar. O yüzden almıyorum fimo,mimo.

Bak şu anda tam da böyleyim :



Ağızda sakız, yatağın içinde oturmuş bunları yazıyorum... Ve sıkılmışım. Çok.

Şimdi aklıma ananem geldi :) Atom karıncam benim. Hepimizden dinç ve çalışkandır o. Şimdi şu halimi görse beni bi güzel haşlardı :) "Utanmıyeri misin, kazık kadar kadınsın evin ne halde.  Kalk bi dantela ör, bi şişe bi yün dolayıveee... Kalk bi kapının önünü süpürüveee. Biz sizin kadarkene (h)ep işliyeridik. (çalışıyorduk demek istiyor) Hiç töbele (böyle) devrilip yatmadık evin adamının önünde. Ayıp mare, ayıp!! çılk çılk çılk!" Ve ona ne mantıksız, ne gereksiz, ne salakça gelirdi şu anki halim. Ona göre çok basit çünkü. Aslında haklı lan. Kadın yaşadığı köyün en zengin, en prestijli ailesinin hanımıyken; bir TR sevgisiyle toplamışlar tası tarağı, göç etmişler. Bok var çünkü burda. Ve neler çekmişler. Kışın ortasında penceresinde cam olmadığı için naylon gerilmiş evde oturmuşlar, tırnaklarıyla kazıyarak şimdi bütün çocuklarının oturduğu 4 katlı apartmanı dikmişler. Kadın haklı yani. Ben ayağa kalkmak zorundayım. Kimse bunu benim için yapamaz.



Bir de bu kadar tırt bi insan olduğumu bilmiyordum, o yüzüme çarpıldı. Ona da bozuğum belki de... Yani kendimi hep çok güçlü sanmışımdır. Ama bu işsizlik bana vurdukça, iyice dibe indim ben de. Belki de ben yeteri kadar mücadele etmiyorum, ne bileyim. Köpeğim bile benden daha hırslı ve kararlı aslında. Şimdi biz bunu bağlıyoruz bazen, yatağa çıkıyor çünkü. Öyle hırslı ki n'apıyor ediyor, atlıyor zıplıyor o yatağa en sonunda çıkıyor hayvan :S Böyle tasma sünmüş, boynundan çekiyor ama o yatakta yatmaya devam ediyor inatla :) Bi de bu kuru mamayı istemiyor. E yedi tabi köfteleri, etleri. Kim ister lan o bisküvi gibi şeyi :) Biz de veterinere götürdük, kadın da ilk aldığımız günden beri Zeytin'e bakan veteriner. Tanıyor yani onu. Sabredin, başka bir şey vermeyin, en sonunda yiyecek mamasını dedi. Gel sabret. Hayvan tam 4 gün aç kaldı. En sonunda dayanamadık, mamayla karıştırıp yemek verdik. O kadar dirençli yani. Şu köpeğin hırsının, ihtirasının 10da biri bende olsa genel müdürdüm o beni işe almayan (kadınım diye) şişecamda valla bak...

Aman neyse işte... Bayıldım yazmaya bu arada... Daha yazasım var ama, başka konularda yazacağım için bu postu bitirmeye karar verdim :)

Bbye...

5 Mar 2011

HB Kalem Gibiyim; Kolay Silinirim Ama İzim Kalır...

Böyle apaçi stayla bir başlıkla konuya girmek istemezdim, ama kaderde bu da varmış napalım... Ruh halimi en iyi bu başlık açıklıyor çünkü.

Yaş belli bir yeri geçtikten sonra, yeni dostluklar kurmak zorlaşıyor. Bu yüzdendir ki belki de, insan elindekilere sıkı sıkı sarılmak istiyor. Üstüne düşüyor. Gençliğin verdiği vefasızlığı üzerinden atıp arıyor - soruyor. Karşıdakinden de aynı şeyi bekliyor tabi... Yılları devirmiş dostluklara güvenip varını yoğunu, derdini sevincini paylaşıyor. Onun da zamanı geldiğinde, gerektiğinde böyle yapacağını düşünerek... Sonra bir gün geliyor, o yılların dostu kayıplara karışıyor. Yok ediyor kendini. Kendisini arayan bir arkadaşa cevap vermiyor. Tabi merak ediyorsun. Başına bir iş mi geldi diyorsun. Endişeleniyorsun. Aklın her an onda, ama aramaya da korkuyorsun. Çünkü en son iyi görmedin onu, tahmin ediyorsun ne olduğunu az çok... O yüzden üstüne de düşemiyorsun. Sıkmak istemiyorsun. Bir taraftan da yanında olup onu dostluğun kucağına almak, onunla ağlayıp, onunla atlatmak istiyorsun. Ama o seni aramıyor. Bir derdi var tahmin ediyorsun, ama o arayıp anlatmıyor. Zamanında senin yaptığın o açık yürekliliği; onu kız kardeşten ayırmayıp ağlayarak onunla dertleşmeni, ona açılmanı falan o hiç hatırlamıyor sanki... Sen yüreğin ağzında bekliyorsun.

En sonunda aranızdaki en azimli arkadaş ulaşıyor ona. Zar zor, kerpetenle bir iki laf alıyor ağzından. "Neredesin, merak ettik." diyor. Aldığı cevap çok üzücü... "Boşanıyorum." Devamı ise yaralayıcı... "Kızlara söyleme." Ama azimli arkadaş kabul etmiyor bunu. "Seni nasıl merak ettiler kaç gün. Neden söylemeyeyim?" diyor. "Tamam söyle ama bana soru sormasınlar." diyor. Bu kadar.

Kızlar aramaya bile korkuyor. Aramıyor tabi... Saygı duyuyoruz verdiği karara. Onu bekliyoruz sabırla. Plan yapıyoruz hatta. O aradığı gibi toplanıp bana gelecekler. Güzel bir sofra kuracağız, biraz da içeceğiz belki de... Dertleşeceğiz, ağlayacağız, şarkı söyleyeceğiz, güleceğiz ama en sonunda. Atlatacak. Bize yaslanacak. Biz onun duvarı olacağız,diyoruz... Ama olmuyor.

Günler sonra MSN'de konuşuyor sadece. Hiçbir soruya muhatap olmuyor. Çünkü sormamızı istemiyor, biz de sormuyoruz. Kendisi içinden geldiği gibi, içinden geldiği kadarını anlatıyor. Yorum yapmamaya çalışarak dinliyoruz. Ona hak veriyoruz. Olmadıysa olmadı, üzülme! diyoruz.

Sonra bi bakıyoruz, alakasız bir insanla alakasız bir samimiyet... Bize bir merhabayı çok gören bünye, ona yağlar ballar damlatıyor. Kıskanıyoruz haliyle. "Nerede kaldı bizim 10 yılımız? O kim oluyor da bizden daha kıymetli muamelesi görüyor?" diye düşünüyoruz, konuşuyoruz. Her yerden o alakasıza çağrılar bırakıyor, ona iltifatlar yağdırıyor. En acısı da bizi dost yerine koyup paylaşmayan o dost dediğimiz, bu alakasız kişiliğe çoktan dökmüş içini... Anlıyoruz, biliyoruz. O alakasız da kendini dünyanın en kıymetli boku sanıyor. Orda burda bizim gıyabımızda bir şeyler söylüyor. Ve ben o ana kadar onunla paylaştığım her derdim,sırrım için bi an pişman oluyorum, çünkü kendimi aptal gibi hissediyorum.

Herşeyi bir kenara bırakıyorum, çünkü o üzgün diye düşünüyorum. Aklım hep onda. Sırf onun için, ben 14saatlik; kesikli 4-5 saatlik yoldan gelmeye karar veriyoruz. Kızlar gecesi düzenliyoruz. Evlendikten sonra birlikte geçireceğimiz ilk gece. Yıllar sonra... Son 2 yıldır bir araya gelememişiz doğru düzügn. Kocalar olmadan tam bir kadınlar gecesi ayarlıyoruz. Nilüş bize evini açıyor. Peki ne oluyor??? Aptalca bir buluşma saati konusu evrilip çevrilip "Ben yarın aranızda olmayacağım"a getiriliyor. Bir de üstüne çocuk gibi bizi, tarafsız kalmaya çalışan Nilüş'e şikayet ediyor.

1 saatlik uykudan daha kıymetsiz olduğumuza mı yanalım, yerimize hemen birilerini bulma çabalarına mı yoksa enayi gibi onca yolu teptiğimize mi, bilemiyorum tabi... Tek istediğimiz onunla daha fazla zaman geçirmek olduğu halde -yoksa neden erken buluşmak isteyelim?- birden kendimi saçma sapan bir ortaokul muhabbetinin içinde buluyorum. Kırıcı olmamaya çalışarak yazdığım herşeye verilecek sivri bir cevap oluyor. Hiç alttan alınmıyor. Herkes çoook değişmiş anlıyorum. İmalar kırıcı. Aynı şekilde binlerce karşılık verebilecekken - ki çok çok daha kırıcı da olabilirdim o an - susuyorum. Sakinleşmeden konuşmak istemiyorum. Ertesi gün gelmeyeceğimi belirterek, bilgisayarı kapatarak yatıyorum. Sabah kalktığımda herşey daha gülünç bir hal almış olarak beni karşılıyor... Bizi ablasına şikayet eden bir çocuk gibi şikayet etmiş, görüyoruz. Suçumuz : onunla 1 saat erken buluşmayı istemek. Sürekli "1 saat daha az uyu, bu hafta izinliydin zaten" demek. Evet, suçluyum gerçekten. Ama herkesin nasıl değişebileceğini ve hiçbir arkadaşlığa asla güvenilmemesi gerektiğini unuttuğum için suçluyum. Şu yaşımda hala bu kadar salak olabilmeme kızıyorum bir de...

Oturup düşününce bana yapılan tek ayıbın bu olmadığı aklıma geliyor. Bulunduğu şehire hiçbir gelişimde bana bir telefon açıp "hoşgeldin cnm, şu gün buluşalım, görüşmeden gitme" dememiş; bir ramazanda önce evinde iftara alacağını iddia edip, sonra canı sıkılınca vazgeçmiş ve bunu biz aramasak haber verme zahmetine bile girmemiş; bir seferinde kendi arayıp söyleyebilecekken arkadaşımızla "bana kahvaltıya gelsin bu pazar" şeklinde haber göndermiş biri var karşımda... Son 2,5yıl boyunca msn'de ben selam vermeden asla bir "nasılsın?" dememiş, beni bir kez aramamış -son bayram hariç- , bir kez olsun ben o şehirdeyken bir organizasyon yapıp, fırsat yaratıp benimle görüşmeye çalışmamış, hep hazır organizasyonlara gelip orda da anlamadığım bir soğuklukla davranmış, bir kez olsun arayıp bir derdini,bir sevincini,onu bırak bir yaşadığını paylaşmamış, aslında beni arkadaş yerine hiç koymamış biri işte... Araya gerçekten mesafeler girmiş ve o çok değişmiş. Uzaklaşmış.

Bu yazıyı, otursam belki de sabaha kadar yazabilirim. Ama şu saatten sonra uzatmak bana ne fayda verir ki? Olan olmuş, kırılan kırılmış... Bir şeyler kopmuş. Sadece içimi dökmek istiyorum işte. Şu saatten sonra barışsak, konuşsak ne olur peki? Aynı olur mu herhangi bir şey? Olabilir mi? Hadi itiraf et, bu son olayın çok çok öncesinde vardı bir şeyler... Bu son olay sadece baruta ateş oldu.

Şimdilik bu kadar...

Bbye :)

Bugün Neler Yaptım?

Yazacak bi dünya şey var kafamda ama karman çorman oldukları için ilk düzenlediklerimden yazmaya başlıyorum :)
Bugün neler yaptım mesela, bunları yazmak istiyorum. Garip bi gündü, birçok farklı duyguyu bir arada yaşama fırsatı buldum.

1- Sabah yine sırasıyla, beleş diye abone olduğum NTVHaber ve HavaDurumu mesajlarıyla uyandırıldım. Beni sabahın köründe her uyandırdıklarında "yettiniz ulaaannn, iptal edecem sizi bugün ilk iş!!!!" desem de; genlerimde beleş aşkından mıdır, yoksa bunlar sayesinde çok arayanım soranım varmış imajı vermenin çekiciliğinden midir, bi türlü iptal ettirmedim... ama daha geç saatte gelseler keşke :)

2- Banyoya girdim. Banyoda saç maskesi, saç kremi, yüz bakımı, kese, peeling derken tam 1 saat 15 dk banyoda kalmışım.

3- Öğlen "Bana Her Şey Yakışır" adlı yarışma programını izledim. Bütün hafta gayet uyuz tavırlar sergileyen, hırs abidesi teyze birinci geldi. Moralim bozuldu.

4- Yarışma bitince tembelliğime kısa bir ara verip, akşam yemeğini hazırladım. Zenginlerin yemeği kuru fasulyemi düdüklüme koydum. 45 dakikada pişti.

5- Yemek piştikten sonra, "Black Swan" izledim. Film bittiğinde psikopata bağladım. Böyle bi kişilik bölünmeleri, bi havalara girmeler, bi parmak ucunda yürüyüp atlayıp zıplamalar... Amannn dedim içimden, iyi ki pişirmişim fasulyeyi, yoksa bu asil kuğu ruh halime hiç uymazdı yani...

6- Saat 18:00 sularında Twitter'da gezinirken M.Ali Birand'ın "Sevgili arkadaşlar, ishalim nihayet bitti. Yine de o kadar yorgun düşüyor ki insan, bugün yarın dinlenmeye ihtiyacım var." twitini görüp gülme krizine girdim. Hele üstüne yapılan yorumları görünce baygınlık geçirdim. Hemen kocişimi aradım, onunla paylaşıp beraber gülelim dedim. Ama o telefonu çok tutuk açtı, anlattırdı bana hızlı hızlı ve bir gram gülmedi. Acayip morardım tabi. Ama yılmadım. Annemi aradım, onunla gülelim dedim. O da telefonunu açmadı. Son bi şans Nilüş'ümü arayıp ona anlatayım dedim. O da açmadı. İşte o an kendimi yapayalnız hissettim. Efkarlara gark oldu gariban yüreğim. Hatta belki de gözümden iki damla yaş bile akmış olabilir. (Evet sonuncusu yalan, ama ambiyansa uygun)

7- Saat 19:00 sularında kocişim eve geldi. Hemen ona serzenişte bulundum. Bana açıklamasını yaptı. Meğer trafikteymiş o sırada ve yol çok tıkalıymış. Dolayısıyla yola konsantre olduğundan benle konuşamamış. Olayı duyduğunda çok güldü ama :) Üstüne hemen Nilüş'üm aradı. O da işten yeni çıkmış, otobüste eve gidiyormuş. Ona da olayı anlattım, baya güldü sessiz sessiz :)) Karnı çok ağrımıştır eminim :))) Bundan sonra da anneciğim aradı. Tabi ona da anlattım. O da çok güldü :))) Bense hepsinde aynı şiddette güldüm.

8- Saat 20:15te sofraya oturduk, benim kuru fasulyemi ve kocişimin gelir gelmez pişirdiği mükemmel bulgur pilavını aynı tabakta harmanlayıp midelerimize indirdik. Çok mutlu olduk. Sonra Feriha izledik, çay içtik, bloguma görünüş seçtik beraber :)

9- Şimdi ise bilgisayarlarımızda oturuyoruz. O twitterda sanırım, bilmiyorum ne yazıyor tıkır tıkır :) Ben de blog yazıyorum işte.


**Mehmet Ali Birand'a cevaben yazılmış şu 5 yorumu da günün en komik cevapları seçtim, naçizane :

Günün 5.si kıskançlıktan çatlayan bir twittercı :
 "Yıllardır cıvık sıçarım, bir gün de twitter'a yazıp da 100+RT almak aklıma gelmedi. Şimdi yazsam çaldı dersin. :( @mabirand32gun"



Günün 4.sü tiksintiden kusan bir izleyici :
"@ hocam allahaşkına yeter. çok geçmiş olsun da. lütfen yeter."
Günün 3.sü yaratıcı çözümlerle gelen bir hanım kızımız :

"@ pamuk tıkayınız..."
 
Günün 2.si tam bir yağcı :
" İşte Gazetecilik: Twitterdan canlı canlı ishali ile ilgili son gelişmeleri tüm sıcaklığı ile bize aktaran kişi usta gazeteci @mabirand32gun"
Veee Günün 1.si iyi dileklerini gönülden ileten gencimiz oluyor efendim :
"Geçmiş olsun. İnşallah en kısa iyileşir,kıvrık kıvrık sıçarsınız @mabirand32gun"
Benden bugünlük bu kadar...
 Bbye :)
 
 

2 Mar 2011

Bak Yine Kızdım!



Benim bu blogu açmama vesile olan bir olay var aslında : digiturkün yaptığı büyük haksızlık!! Bir blogda, yayın haklarının digiturkte olduğu bir maçı yayınlayan bir blogger yüzünden; bütün blog hesaplarına erişim mahkeme kararıyla durduruldu :( Benim boş zamanlarımda, hep açıp baktığım, kitap niyetine okuduğum, bazen makyaj teknikleri ve/veya yeni kozmetikler hakkında bilgi aldığım; bazen de yemek tarifleri öğrenmek için yokladığım onca bilgi kaynağımı -bana hiç sormadan- elimden pat diye alıverdiler. Gerçi ben giriyorum şu an için :))

Her neyse kurunun yanında yaş da yandı, sapla saman karıştı, vs vs vs... Olan bloglarını severek yazanlara, onları severek okuyup her gün yeni bir şey yazmış mı acaba diye merakla o bloglara koşanlara; kısacası blogdan bir şekilde keyif alanlara oldu...

Blog sahipleri ve okuyucuları hemen ayaklandı tabi... Facebook'da bir grup kuruldu. Twitter'da #blogumadokunma etiketli yazılar paylaşılıyor. Bir de cumartesi günü isteyen herkes saat tam 10:00'da 0212 473 73 73 numaralı Digiturk müşteri hizmetlerini arayarak bu yasağı kınadığını söyleyecek.

Fazla okunmadığımı biliyorum, hatta tek izleyicim kendi kendimim şimdilik, ama olsun :) Ben yine de bunları paylaşmak istedim.

Bu haksızlığa sen de sesini çıkarmalısın. Sadece suçlular cezalandırılmalı, tüm blog severler değil!!

Bbye :)

Bloga Tekrar Merhaba :)

Ben oldum olası yazmayı sevmişimdir. Çeşitli dönemlerde, blog denemelerim hep oldu ama hiçbiri ya tam içime sinmedi ya da beklediğim hazzı veremedi... O yüzden bir süre sonra ilgim azaldı,en sonunda da sıkılıp kapadım kendilerini. Şimdi, biraz da twitterdaki #blogumadokunma etkinliğinden etkilenerek, yeniden blog açtım. Bu kez hiç bir paylaşım amacı gütmeden sadece yazmayı düşünüyorum. Çünkü önceki bloglarım hep mutfak üzerineydi. Ayıptır söylemesi çok iyi pişiririm, pişirdiğimden bin kat daha iyi de yerim :)) Kiloluyum, evet! Bilenlere 100 puan. Bu puanlarınızı biriktirin, bak bi gün lazım olur :)

Her neyse... Hayatımın son 2,5 yılı gibi yine iş arıyorum, atama bekliyorum fasa fiso... Evdeyim yani. Ve uğraşacak bir şeyler bulmam gerekiyor. Yoksa sürekli pişirip pişirip yiyiorum :) Dolayısıyla bu günlük hem bana ilgilenecek bir şeyler verecek, hem belki sinirimi alacak hem de beni zayıflatacak, inşallaahhh!!!

Bu da hoşbulduk yazısı olsun işte...

Hadi ben kendimi güzel sahil yoluna atayım biraz da, köpeğim Zeytin'i sevindireyim biraz...

Bbye :)